Site Loader

Okula gittiğiniz ilk günü hatırlıyor musunuz? Bizim kuşak için unutulmazdı. Bazılarımız bu yeni ortamdan korkarak ağlıyor ve anne babalarının onlardan ayrılmamasını istiyordu. Bazılarımız ise daha önce tanışık olmadıkları bu yeni ortamı anlamaya, onun tadını çıkarmaya çalışıyordu. Ama herkesin aynı renk kap kağıdı ile kaplanmış defterleri ve üzerinde ne defteri olduğunu gösteren etiketleri, yeni alınmış çantalarının içinde hazırdı. Beslenme çantalarında ise, o günkü beslenme saatinde tüketilecek gıda duruyor olurdu.

Okumak o dönemde, öğretmenin anlattıklarını dinlemek ve tahtaya yazdıklarını not almaktı. Sonrasında ödevler bu bilgiyi pekiştirir ve öğrenmeyi tamamlardı. Harfler, heceler, sözcükler, cümleler… Ya da matematikte ezberlenen çarpım tablolarının hızla tekrar edilmesi ile gelen başarı. O zamanın yavaş akan hayatında her şey için bolca zaman vardı ve her şey alıştıra alıştıra yapılırdı. Bir sene çocuğa “İkiden üç çıkmaz” diye öğretilir; ertesi sene negatif sayılar öğretildiğinde bunun yapılabileceği ve sonucun “eksi bir” olduğu anlatılırdı.

O dönemin tipik özelliği, bunların birer birer yazıldığı defterlerin hatıra olarak saklanmasıydı. Aslında kenarındaki karalamaları bir kenara bırakırsanız, defterlerin hepsi aynıydı ve özel bir yanları yoktu ama iki nedenden dolayı saklanıyorlardı: onlara harcanan değerli zamanın göstergesiydiler ve o zamanın değerleri her tür bilginin saklanmasını değerli kılıyordu.

Evlerdeki Meydan Larousse’lardan telefon defterlerine kadar her şey bilginin saklanması ihtiyacına hitap ediyordu. Değerli olan beceri ise, bir şey lazım olduğunda bu bilginin nerede olduğunu bulmaktı. Bunun da iki yolu vardı. Birincisi, iyi bir hafızaya sahip olmak ve neyin nerede olduğunu bilmek ve ikinci olarak da düzenli olmak. Telefon fihristi, bu düzenli olmanın en önemli örneğiydi. Değer yaratma ise, oradaki numaranın bir kağıda yazılması ve birine verilmesi şeklinde ortaya çıkıyordu. Statik bilgi tekrar tekrar üretiliyor ve bu bilgiye sahip olan yer, şirket ya da kurum değerli hale geliyordu.

O dönem ile günümüz arasındaki değişimi anlamak için, Meydan Larousse’un birkaç yılda bir yayınladığı güncelleme ciltleri ile bugün bir konuda Google’da arama yaptığımızda karşımıza çıkan sonuçların son birkaç gün içinde üretilmiş olanlarını karşılaştırınca büyük değişimi anlamak daha kolay oluyor. 

Bu değişim iş dünyasında da benzer bir şekilde gerçekleşmiş durumda. Eskiden geleceğe dönük bir, üç ve beş yıllık planlar hazırlayan ve bunların son üç, altı ve bir yılda gerçekleştirdikleri ile ölçen şirket ve kurumların yerinde bugün bütün operasyonlarının gerçek zamanlı olarak takip edenler ve değişimlere çok hızlı adapte olmalarını sağlayacak mekanizmalarını kurmaya çalışanlar var. Buna bağlı olarak, sistemin gerektirdiği insan kaynağı da ciddi biçimde değişiyor.

Geleneksel yaklaşımların değerini kaybettiği bu büyük dönüşüm sürecinde yaratıcılık, girişimcilik, ekosistemin parçası olmak ve çeşitlilik gibi özellikler öne çıkıyor ancak sanayi toplumunun şekillendirdiği yapı içinde bunlar bulunmayan özellikler ve kaynaklar. Büyük bir paradigma değişimi yaşama zorunluluğumuz buna dayanıyor. Aynı şekilde uzmanlıkların çok katı bir biçimde belirlendiği bir dünyadan multidisipliner ve yatay uzmanlığa geçişin de yaşanması gerekiyor.

Bu kolay bir iş değil. En büyük zorluk da sanayi toplumu döneminde basit düşünebilme gücümüzü yitirmiş olmamızdan kaynaklanıyor. Dijitalleşme sadece ekonomik bir etki yaratmıyor hayatın bütün alanlarını ciddi bir biçimde değiştiriyor. Kişisel hayatlardan üretime, ticarete, iş yönetimine kadar her alanda ezberler bozuluyor. Eğitimin de buna paralel olarak yeniden düzenlenmesi gerekiyor.

Bu yeni ve büyük değişimin gerektirdiği insan kaynağını ve daha önemlisi insanı yaratmak için bu değişimin köklü bir biçimde gerçekleştirilmesi gerekiyor. İnsan ile teknolojinin birbiriyle bütünleştirilmesi ve insanın teknolojiyi anlar, kullanılır ve geliştirir hale gelmesi, bu değişimin en temel özelliği olmak durumunda. Okullar bunun içinde bir platform olarak çok önemli bir yere oturuyor. Biraraya getirdiği ve hizmet ettiği kitle düşünüldüğünde, okul yönetimlerinin müşterilerinin sadece öğrenciler değil, onların aileleri ve öğretmenleri de kapsayan geniş bir kitle olduğu görülüyor. Bu kitleyi oluşturan unsurların her birinin taleplerinin ve ihtiyaçlarının farklı olması okul yapısının da buna göre kurulmasını gerektiriyor. Öğretmenler, öğrencilerinin özelliklerini bilen ve onlara en uygun eğitimi kurgulaması gereken kişiler olarak bu sistemin içinde yer alıyor. Aileler, çocuklarının iyi bir eğitim almasını ve hatta diğerlerinden daha iyi bir eğitim alarak hayata bir adım önde başlamasını istiyor. Öğrenciler ise gelecekteki rollerine iyi hazırlanırken bunu arkadaş çevreleri içinde yapmanın ve içine girdikleri dünyada kabul görmenin peşinde. ABD’li yazar Malcolm Gladwell, okul yönetimlerinin hem öğrencileri hem de öğretmenleri tanıyarak en ideal öğretim kuplajını oluşturmasının kritik önemde olduğunu belirtiyor. Bu uyumun sağlanması, kurulan eğitim sisteminin başarısı için kritik önemde. Daha büyük ölçekte ise, ekosistemin doğru kurulması ve verimli bir şekilde yönetilmesi başarının sihirli formülünü oluşturuyor. 

Zeynep DERELİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir